![]()
From: Ibrahim ELIBAL (ielibal at ixir dot com)
Date: Thu 24 May 2001 - 17:07:58 EDT
EZİLENLERİN PEDAGOJİSİ
Merhaba Arkadaşlar,
Okumuş olduğum bu kitap ("Ezilenlerin Pedagojisi" Paula Freire), direkt
İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmiştir. Ancak, bazı bölümlerin, terimlerin tam
anlaşılamamış olmasından dolayı Almanca çevirisinden de yararlanılmıştır.
Böylece ortaya çıkan belirsizlikler giderilmiştir.
Son bir kaç yılda yazarın düşünce ve eserleri Birezilya'dan başlayarak tüm
kıtaya yayılmıştır. Sadece eğitim alanın da değil, ulusal gelişme
mücadelesine de dikkate değer etkileri olmuştur. Latin Amerika'da
yoksunlaştırılmış kitlelerin geleneksel uyuşukluklarından silkinip,
ülkelerinin gelişmesine özneler olarak katılma çabasına girdikleri anda
yazar, okuma yazma bilmeyenler için bir bir öğretim yöntemi geliştirerek bu
sürece büyük katkılarda bulunmuştur.
Paula Freire erken yaşlarda yoksulların hayatını paylaşmıştır. Bu durum
mülksüzleştirilmişlerin "sessizlik kültürü" diye tanımladığı şeyi
keşfetmesine yol açmıştır. Mülksüzleştirilmişlerin cehaletinin ve
uyuşukluğunun kurbanı oldukları ekonomi, sosyal ve siyasi egemenliğin ve
vesayetçiliğin oluşturduğu ortamın doğrudan ürünü olduğunu anlamaya
başlamıştır.
Bu kitapta Freire'in savı; ne kadar cahil ve sessizlik kültürüne gömülü
olursa olsun her insanın ötekilerle diyalog içerisinde yüzleşerek dünyasına
eleştirel bakma yeteneğinde olduğudur. Böylesine bir yüzleşme için uygun
araçlar sağlandığında insan kendi kişisel ve sosyal gerçekliğini de bu
gerçekliğin çelişkilerini de kademe kademe anlayabilir. Bu gerçekliğe
ilişkin kendi algılayışının bilincine varabilir ve bu gerçekliği eleştirel
biçimde ele alabilir. Bu süreçte eski vesayetçi, öğretmen-öğrenci ilişkisi
alt edilir.
Paula Freire "Ezilenlerin Pedagojisi" adlı kitabın sadece düşünce ve
incelemeyle ortaya çıkmadığını, somut durumlara dayandığını belirtmektedir.
Eğitim çalışması sırasında köylü veya kentli emekçilerin, orta sınıf
insanların doğrudan gözlemlenen tepkilerinden oluşmuştur.
Kitabın birinci bölümünde Paula Freire ezilenlerin büyük insani ve tarihi
görevini şu şekilde vurgulamaktadır; Ezilenler, kendilerini ve ve aynı
zamanda ezenlerini özgürleştirmek. İktidarlarını kullanarak ezen, sömüren ve
gaspeden ezenler, bu iktidardan ne ezilenlerin ne de kendilerini
özgürleştirme gücünü alamazlar. Sadece ezilenlerin zayıflığından doğan erk,
hem ezilenleri hem de ezenleri özgürleştirecek kadar kuvvetli olacaktır.
Ayrıca yazar, tarihte hiçbir zaman şiddet ezilenlerden kaynaklanmamıştır.
Eğer kendileri şiddetin sonucu iseler, şiddetin başlatıcısı olamayacaklarını
ileri sürmektedir. Öncesinde boyun eymişliklerine temel olmuş şiddet durumu
olmamış olsaydı ezilenler de olmazdı. Şiddet, ezen, sömüren ötekileri kişi
saymayanlarca başlatılır. Yoksa ezilen, sömürülen, kişi sayılmayanlarca
değil. Terörü başlatan, çağresizler, teröre maruz kalanlar değildir.
İktidarları sayesinde hayatın rededilmişlerini ortaya çıkaran somut durumu
yaratan tefrişçilerdir. Nefreti başlatan horlanan değil, horlayanlardır...
İkinci bölümde okul içinde veya dışında herhangi bir düzeydeki öğretmen
öğrenci ilişkisinin temel olarak anlatı niteliğinde olduğu incelenmektedir.
Bu ilişki anlatan-öğretmen, sabırla dinleyen-öğrencilerden oluşur. Burada
öğrenme tamamen ezberden oluşur, verilen şeylerin anlamını kavramadan sadece
anlatılanı mekanik olarak ezberler ve tekrarlar. Yaratıcılıktan uzak,
bilgiyi işlemekten yoksun öğrenciler yetişir.
Eğitim sürecinde öğretmen-öğrenci çelişkisini çözümlemek önemlidir.
Çelişkinin kutuplarını öyle uzlaştırmalıdır ki, her iki tarafta aynı anda
öğretmenler öğrenciler olmalıdırlar. Bankacı bu modelde böyle bir çözüm
bulunamaz. Tersine bankacı eğitim çelişkiyi sürdürür ve hatta bir bütün
olarak ezen topluma ayna tutan davranış ve uygulamalar yoluyla çelişkiyi
körükler. Bunlar:
A) Öğretmen öğretir ve öğrenciler ders alır.
B) Öğretmen her şeyi bilir, öğrenciler hiçbir şeyi bilmez.
C) Öğretmen düşünür, öğrenciler hakkında düşünülür.
D) Öğretmen konuşur, öğrenciler uslu uslu dinler.
E) Öğretmen disipline eder, öğrenciler disipline sokulurlar.
F) Öğretmen seçer ve seçimini uygular, öğrenciler buna uyarlar.
G) Öğretmen yapar, öğrenciler öğretmenin eylemi yoluyla yapma
yanılsamasındadırlar.
H) Öğretmen müfredatı seçer ve kendilerine danışılmayan öğrenciler buna
uyarlar.
I) Öğretmen bilginin otoritesini kendi mesleki otoritesiyle karıştırır ve bu
otoriteyi öğrencilerin özgürlüğünün karşıtı olarak öne sürer.
J) Öğretmen öğrenme sürecinin öznesidir. Öğrenciler sadece nesnedirler.
Bu modelle öğrenciler aşırı meşkul edilmekte ve onların yaratıcılığı
engellenmektedir.
Üçüncü bölümde diyalog eğitim modelinden söz edilmektedir. Diyalog bir
yartma edimidir. Bir insanın başka bir insan üzerindeki egemenliğinin
kullanışlı bir aracı olarak hizmet edemez. Diyalogta egemenlik
diyalogcuların dünya üzerindeki egemenliğidir. İnsanların özgürleşmesi için
dünyanın fethedilmesidir. Bununla birlikte diyalog derin bir dünya ve insan
sevgisi yoksa varolamaz. Bir yaratma ve yeniden yaratma edimi olarak
dünyanın adlandırılması sevgiyle yoğrulmamışsa imkansızdır.
Gerçek diyalog; diyaloğun tarafları eleştirel düşünmeyi, dünyayla insan
arasındaki ayrılmaz dayanışmayı keşfeden ve dünya insan bütünlüğünün
parçalanmasına izin vermeyen gerçekliği statik bir değer değil, bir dönüşüm
olarak kavarayan bir düşünmeye eylemden kopmayan bunun içerdiği
tehlikelerden korkmadan sürekli güncelliğe dalan bir düşünmeye cesaret
etmedikçe varolamaz.
Dördüncü bölümde diyalogcu ve diyalog karşıtı düşünce zeminlerinde gelişen
kültürel eylem kuramlarını analiz eden bu bölümde, kitabın önceki
bölümlerinde ele alınan çeşitli konuları, bu noktaları geliştirmek ya da
yeni tezleri açıklamak için yeniden değinilmiştir.
Yazar, İnsanların, salt etkinlik varlıkları olan hayvanlardan praksiz
varlıkları olmalarıyla ayrıldığını yeniden vurgulamaktadır. Hayvanlar
dünyayı değerlendirmezler. Dünyanın içine gömülüdürler. Onların aksine
insanlar, dünyanın içinden doğrularak yüzeye çıkar, dünyayı nesnelleştirir,
böylelikle onu anlayabilir, emek ve çabalarıyla dönüştürebilirler.
Sonuç olarak; Paulo Freire hayatını ezilenlerin eğitimine, özellikle de
okuma yazma bilmeyen yetişkinlerin eğitimine adamış bir eğitimci.
Ezilenlerin Pedagojisi'nde ise sadece belli eğitim merkezlerinde uygulanacak
alternatif bir pedagoji değil, amaçları kadar kullandığı araçlar da
özgürlükçü olan bir özgürleşme siyaseti öneriyor. Ona göre, siyaset,
kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitim süreci çünkü. Freire öncelikle
"bankacı eğitim modeli"ni reddeder. Bu modelde öğrenciler (ya da ezilenler),
üzerlerine bilgi yatırımı yapılan pasif varlıklar, boş kaplardır. Bilgi
onlara ihsan edilir, aktif bir araştırma sürecinin ürünü değildir. Onlar
nesne, öğretmenler (ya da siyasal liderler) öznedir. Bu modelde dünya
kapalı, durağan bir düzen, verili, tamamlanmış bir gerçeklik olarak sunulur.
Diyalog değil, tek yanlı bir dayatma söz konusudur. Bu, ezilenleri
kaderciliğe iten, özgürlükten korkmalarına yol açan ve bu yüzden de
üzerlerindeki tahakkümü pekiştiren bir modeldir. Freire buna karşı
ezilenlere dayatılmayan onlarla diyalog içinde oluşturulan bir pedagoji yani
"siyaset problem tanımlayıcı bir eğitim" dediği bir model önerir. Ezilenlere
nesne muamelesi yapmayı sürdürerek otoriter ilişkileri yeniden üreten hiçbir
pratik özgürleştirici olamaz. Özgürleşme, ezilenlere armağan edilecek bir
şey değildir. Onların özgürleşme mücadelesine özne olarak katılımlarının
ürünüdür. Freire'in önerdiği model insanların dünyayla ilişkilerindeki
problemleri tanımlamalarını, dünyayı insanın kendini yaratma görevinde
kullandığı bir malzeme olarak görmelerini sağlar. İnsanları "olma"
sürecindeki bitmemiş yetkinleşmemiş ve bu yüzden de yaratıcı varlıklar
olarak görür. Bu yüzden de eğitimin içeriği, ezilenlerle diyalog kurularak
onların konusal evrimi dikkate alınanarak belirlenmelidir. Diyaloğun önşartı
ise insanlara inanmak, sevmeyi becerebilmektir.
Bu kitapta Freire tarafından önerilen modeller bizlerin alışmadığımız daha
doğrusu eğitim ordusunu oluşturan öğretmenlerimizin alışmadığı bir modeldir.
Bilmedikleri bir model de varsayımı yanlış olmayacaktır.
Yüzyıllarca alışıla gelen eğitim modelimizde öğretmen her zaman anlatan,
öğrenci sadece dinleyen ve ezberleyen olmuştur. Öğretmenler, korkulan,
çekilinen varlıklar olmuşlardır. Öğrencinin geleceği bir şekilde onun
elindedir. Öğretmene karşı çıkılamaz, dediği yapılmalıdır. Bu sakat
düşünceyi destekleyen sözde atasözlerine göre de; "Eti senin, kemiği benim",
"öğretmenin vurduğu yerden güller biter". Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz.
Ancak bu örneklerde de görülen şudur ki, öğrenci yoğurulması gereken bir
hamurdur ve öğretmen canı nasıl isterse öyle yoğurur. Çocuğun anne-babasının
pek kusuru yoktur çünkü onun anne-babası da aynı şekilde davranmıştır.
Toplumun ezilenlerini oluşturan kitlelerde şu üç savunma mekanizması
ağırlıkla görülmektedir. En başta geleni içselleştirmedir. Artık,
eleştiriden uzak, olağan olmayan olayları olağan gibi görmek, benimsemek
gibi davranışlar sergilenmektedir. Diğeri "öğrenilmiş çağresizlik"tir.
İçinde yaşadıkları koşullar kişileri o kadar denetimi altına almıştır ki,
artık bulundukları konumdan rahatsızlık duymamaya başlamışlardır. "Nasıl
olsa her şey yine aynı olacak, biz değiştiremeyiz", "ben tek başıma ne
yapabilirim ki" şeklindeki düşünceleri, kişilerin sorunu bilmelerine rağmen
bir şey yapmamalarına neden olmaktadır. Ezilenlerin kendi güçsüzlüklerini
bir şekilde bastırmak için çevrelerindeki varlıklara zarar vermeyi tercih
ederler. Kendinden daha güçlü birinden azar işiten biri, o kişiye karşı
koyamadığı için kendinden daha zayıf kişilerde baskı uygulayarak, şiddete
başvurarak yaşamış olduğu eziklikten kurtulmaya çalışırlar.
Öğrencilik hayatımızda hep hatırladığımız, dersten çıktıktan sonra
kollarımızın çok ağrıdığıdır. Dakikalarca hiç durmadan yazı yazan öğrenci,
ne yazdığını da anlamadan sadece yazıcılık yapmaktadır. Ders sonunda da bu
yazılanlar genel de gözden geçirilmeden sınav zamanına kadar rafa
kaldırılırdı. Evet öğretmen öğretmenliğini yapmış, bilgileri büyük bir
özenle doldurmuştu defterlere. Öğrencilerse doldurmanın hamalları. Yorgunluk
var ama ortada yaratıcılık, sorgulama, bilgiyi özümseme yok. Çünkü öğretmen
de böyle yetişmiş, o da bilmiyor.
Başka bir örnekte ise, kimya ve matematik derslerinde verilen ezberci
eğitimdir. Deneyden uzak sadece ezberci bir eğitim verilmektedir. İşin özü
öğretilmeyip, sadece sonuca ulaşmak için yollar gösterilmektedir. Neden?
Sorusu sorulmadan, önümüze konulan soruları sadece çözmekteyiz. Bir çok
okulda yıllarca yapılan sınav soruları hep aynıdır. Bir önceki yılın
sorularını bulan bir öğrenci, ilgili dersten geçmeyide garantilemiş oluyor.
Buradan ulaştığımız diğer bir sonuçta öğrencilerde oluşturulan baskı,
ezberci eğitim, yaratıcılıktan uzaklaştırılma gibi şeylerin yüzünden
öğrenciler sadece dersi geçmeyi hedeflemektedirler. Bu da onlarda öğrenmeyi
ortadan kaldırmaktadır.
Son örnek ise lisans eğitimi esnasında öğrencilerin üzerine yıkılan aşırı
ders yüküdür. Zaten öğrenciler ders çalışmaktan, araştırma yapmaktan
sorgulamaktan uzak bir şekilde yetişmiş olarak geldikleri üniversitede böyle
bir karşılamayla daha da tembelleşiyorlar, iyice uzaklaşıyorlar. Yüklenen
çok sayıdaki dersle başa çıkmak için öğrenciler, daha kolay ders geçme
yollarına yönlendiriliyorlar. Örneğin bir hukuk fakültesinde kaydı olan bir
öğrenci, derslere hiç gitmeden sadece biri tarafından satılan ya da
hazırlanmış olan ders notlarına çalışarak hukuk fakültesini bitirebilmekte
ve avukat olabilmektedir. İçinde yaşadığımız çarpıklığı bu örnek iyice
ortaya koymaktadır.
Sözün özü; Freire'in yaptıkları ve yazdıkları Türkiye'de alıştığımız,
alıştırıldığımız yol gösterici fikir ve metodların tam karşıtı. Bu kitap
umarım bir çok kişinin dünya görüşünü temelinden etkiler. Bu kitapı en kısa
zamanda okuma nız dileğiyle.
Selam ve saygılarımla.
İbrahim Elibal
Rehber ve Psikolojik Danışman/
Yetişkinler Eğitimcisi
My Home Page:
http://www.elibal.com
![]()